THE MARTIAN ( MARSLI )

the martian
Geçtiğimiz hafta onu eşimle izlediğim ve astronot Mark Watney’in çatı yerine muşambası olan pathfinderla uzaya fırlatıldıktan sonra, Melissa Lewis’le birbirlerini tutabilecekler mi acaba diye izlerken gereksiz yere heyecanlandığım, kendimi çocuk gibi hissetmeme sebep olan film 😀 Birde o pathfinder enkazına ulaşma düşüncesi, 79 milyon kilometre uzaklıkta ki iki insanın aklına aynı anda nasıl düştü, pes !

Birde sevgili kazazede astronotumuz Matt Damon unutulduktan aylar sonra arkadan zayıflamış çırpı gibi kolar bacaklar gösterilip, önünü dönüp yeniden gürbüz tontiş Matt Damon olunca, gözümüze sokmasaydınız bari dedim evet ki ben çok da dikkatli bir insan değilimdir.

Ama güzeldi film, IMDb 8,1 vermiş, iyi de yapmış. Durağan gibi görünmesine rağmen son derece sürükleyiciydi, misal marsta patates yetişecek mi diye adamın kendi dışkısıyla gübre yapışını bile keyifle ve takdirle izledik 🙂 Zor azizim, marsta yaşam zor.. Aslında kuvvetle muhtemel imkansız da birazcık Nasa propagandası olsun demişler gibi de sanki.. Bilemedim..

THE INTERN (STAJYER)

4
Pazar günü izlediğim, şahane bir Nancy Meyers filmi. Hani şu elinizde sıcak çikolata, üzerinizde battaniye izlenesi ve bitince yüzünüzde halinizden memnun bir gülümseme bırakan filmlerden. Başlarda genç patron Jules karakteri için Reese Witherspoon düşünülmüşse de şans eseri Robert De Niro ve Anne Hathaway bir araya gelmiş ve muhteşem ikili ortaya çıkmış.

Bütçesi 35.000.000 dolar olan filmin IMDb notu 7,2 ve ilginçtir ki adı Türkçeye anlamından saptırılmadan çevrilmiş nadir filmlerden 🙂 Konu rutinin bir parçası olmuş hayatların içinde barındırdığı yalnızlığı, o çok güçlü ruhsuz görüntülerin altında ki duygusal iniş çıkışları kısaca günümüz iş dünyasını içten bir dille anlatıyor. Diyaloglar da bir o kadar güzeldi, misal en çok aklımda kalan “sende ne olduğunu bilmediğim ve beni rahatlatan bir şey var” tanımadığınız bir insana söyleyebileceğiniz, çok şey anlatan en yalın cümle sanırım.. Birde Jules’un ofis içinde bisikletle gezmesi gerçekten hoş bir ayrıntı olmuş 🙂
the intern
Tabi benim için film izlemek, internetten defalarca durdurarak, yada tv.den bir başını, bir denk geldiğinde sonunu izleyerek yapılan bir eylem olduğu için çok büyük bir başarı bu yüzden hakkını vermem gerek 🙂 Misal filmin henüz başlarında küçük hanım sessizce ortadan kayboldu! Kalktık, aranmaya başladık, hiç bir yerde yok 🙂 Hanımefendi
yatak odasına girmiş, yorganı üzerine çekmiş, anne babanın yastıklarını yere atmış! 😀 gözlüklerini de çıkarıp büyük insan gibi yanına koymuş, yatmış bir güzel, hemde karanlıkta 😀 Birde numacıktan esniyor, komik komik sesler çıkarıyor 🙂 Gözlerime inanamadım, benimleyken yatağı dört dönen, üzerini örtmemek için o minnacık ellerinden gelen her şeyi yapan meleğim, uzanmış bir güzel güya uyuyor 🙂

Uyutmak için yaptığım onca şey haybeye miydi acaba dedim, aç bir film, al eline bir kahve uzat ayaklarını ve kızın kendi kendine uyusun 😀 İlk fırsatta yeniden deneyeceğim 🙂

Özetle 5-6 parça halinde falan izledik sanırım ama, tek kelimeyle harika bir filmdi tabi bunda Anne Hathaway ve Robert De Niro hayranlığımın payı büyük sanırım 🙂