İYİ GECELER ÖNCESİ

ben ara ara “bu işi becerebiliyomuyum” yada “iyi bi annemiyim acaba” diye kurcalayan tiplerdenim ve o kurcalamalar ada’nın küçük ergenliğinin tavan yaptığı zamanlara daha çok denk geliyor sanki 😕
‘öyle yapmasaydım, şunu demeseydim yada şöyle davransaydım’lar silsilesi ki bi sonrakinde öyle davranasam onu da beğenmiyorum. hep bi yetersizlik, memnuniyetsizlik hissi 😶 ben daha önce kendimi hiç böyle hissetmemiştim. sıfırdan bi canlıyı programliyosun diye diye delirtip, hatayı aza hatta hiçe indirgeme çabasıyla sürekli bi eli ayağa dolanma hissi 😤
ve bi dengesizlik,
bazen aşırı rahat, tüm gerginlikler endişeler alınmışçasına,
bazen kıtlıktan çıkmış gibi yercesine kendimi.. ay bilemedim de bi yerde okumuştum “annelik yarı delilik’ diye hah işte öyleymiş 😂

PROFESYONEL GÖRÜNÜMLÜ SEMPATİK HAMİLELİK / ÜÇÜNCÜ TRİMESTER

Artık çömezlik günlerini geride bırakmış, kıdemli bi hamileyim 🙂 Minik prensesimizin alışverişinin neredeyse tamamını 7.ayın başlarında gerçekleştirdik. Artık göbeğim devasa boyutlara ulaşmış, biri el uzatmadan oturduğum yada yattığım yerden kalkmak yerine yuvarlanır olmuştum 🙂 Aklıma geldikçe gülüyorum, yirmili yaşlarımdan sonra zerre çaba sarf etmeden 56 kilonun üzerine çıkmamış ben, tartıda 83üde gördüm ! ve ondan sonra saymamaya başladım, sanırım doğuma 85 kiloyla falan girdim 🙂
Geçtiğimiz cumartesi günü de doktorum Gülçin Uğurel AYDAR, çatı muayenesi sonucu sezaryen doğuma daha uygun olduğumu ve artık gün belirleyebileceğimizi söyledi. Şuan 38 haftalık hamileyim ve inşallah 2 Aralık 2013 günü sabah saatlerinde doğum için Konak Hastanesinde olucaz. Heyecan dorukta, minik prensesimizi sağlıklı bi şekilde kucağımıza alacağımız anı bekliyorum.. Allah bize de, dileyen herkese de bu güzel duyguyu yaşamayı nasip etsin inşallah..

PROFESYONEL GÖRÜNÜMLÜ SEMPATİK HAMİLELİK / İKİNCİ TRİMESTER

4. Ay itibariyle artık göbeğimdeki çıkıntı iyiden iyiye kendini gösterir hale geldi, bulantılar, halsizlikler ve hastalık hissi sağlayan haller, yerini iştah patlaması, aş erme denen enteresan şey gibi sevimli belirtilere bırakıp gitti 🙂 Artık hamileliğin eğlenceli döneminin içine dalmış, üzerimdeki ilginin tadını çıkarmaya, bırakın yumurta kırmayı, dolaptan kahvaltılıkları alıp kendini doyurmak yerine aç kalmayı seçen kocamın “canının istediği bişey var mı, aşkım bak sana ne aldım, ne yapayım sana ne istersin” sorularıyla şaşkınlığın doruklarına tırmanmaya başladım 🙂 Bulantı dönemini yaptığı şahane tostlarla atlatmamın ardından, peynirli kek, pasta, dolma, çorba, börek ve daha pek çok rüyamda görsem inanmayacağım aşkımın ellerinden çıkma lezzet denemesinin ardından anladım ki hamilelik güzel şey 🙂
O keyifli anların yanında artık iyice kafanızı meşgul etmeye başlayan bi mevzu var ki; o da bebeğinizin cinsiyeti 🙂 kız mı erkek mi? ne isim koyabiliriz? kılık kıyafet almaya ne zaman başlasak? beşik mi oyun parkı mı? ve daha bi dünya soru.. 4,5 aylık hamileyken nihayet bebeğimizin cinsiyetini, dünyaya minik bir prenses geleceğini öğrendik ve o sevinçle kendimizi en yakın e-bebek mağazasında, birbirinden tatlı bebek eşya ve kıyafetlerinin içinde bulduk. Detaylı alışveriş için biraz daha beklememiz gerektiğini bilerek, hevesimizi gidermeye yetecek kadar pembelere bürünüp keyifle çıktık mağazadan 🙂 Sırada kapsamlı bir ihtiyaç listesi oluşturmak vardı artık ve sonrasında alışveriş için doğru zamanı beklemek..

PROFESYONEL GÖRÜNÜMLÜ SEMPATİK HAMİLELİK / BİRİNCİ TRİMESTER

Bizde herkes gibi “acaba mı” dediğimiz anda minik plastik bi cisimle tanıştık ve eşimin “tek çizgi mi, çift çizgimi, tek mi çift mi, tek mi çift miii” diye sayıklayışının ardından, benim sonradan beliren ikinci çizgiye odaklanışım, şaşkınlığım, güleyim mi ağlayım mı bilemediğim hallerim, eşimin benden daha sakin ama komik halleri, birbirimize sarılışımız, na’pıcağmızı bilemeyişimizle başladı herşey 🙂
Şaşkınlığımı atlattıktan hemen sonra, doktora gitmeden “tamam” demiyelim, kendi kendimizi gaza getirmeyelim dedim ve ilk dr kontrolümüzden sonra 5,5 haftalık hamile olduğumu, henüz kesemin yeni oluşmaya başladığını, bi sonraki kontrolde de inşallah kalp atışlarını duyacağımızı öğrendik.. Bu defa da kalp atışlarını dinlemek adına beklediğimiz 2 hafta sonraki kontrolü iple çekmeye başladık ve çok şükür sonrasında 2 aylık hamile olduğumu öğrendik.. Doktorum bulantıların başladı mı diye sorduğunda, büyük bi keyifle “hayır” demiş, ertesi gün hiç bişey yiyemeyecek kadar bulantım olduğunu faarkettiğim de o keyiften eser kalmamıştı.. Sonraki günler, bitmek bilmeyen bulantılar, bişeyler yiyememenin getirdiği halsizlikler, yatakta fazlaca vakit geçirmekler, “hamilelik hastalık gibi bişeymiymiş” diye düşünememe neden olan hayal kırıklıklarıyla geçti.. Oysa ben sadece göbek şişer, içinde bebek büyür, 9 ay regl olunmaz falan diye tamamen basite indirgemiş, durumu kendi açımdan keyifli kılmaya çalışıyodum.. Ama hiç de öyle değilmiş..
Derken; yemeği fazla kaçırmış yada regli günü hayli geçmiş gibi görünen göbişi saymazsak, hamile gibi görünmeyen bi bedenle, yeni ve düşük tehlikesi nedeniyle fazlasıyla korumam gereken mevcut durumum arasında yaşadığım gelgitler, bulantılar ve halsizliklerle dolu ilk 3 ayı geride bıraktık çok şükür..

ELEKTRİKLİ SÜPÜRGENİN ÜSTÜNDE Kİ ANNE

sandal
Merhaba,
Uzun zamandır yazamamanın verdiği özlemle, çokça birikmişlik ihtiva eden, biraz azalmış, biraz dolup taşmış, sonra taşanları usul usul toplayıp yerli yerine koymuş ve tabiri caizse arap saçından hallice bir anne merhabası !

Ben diyorum, bir süre sessizlik, konuşmak için çabalarken susup anlamalarını bekliyorum, sonra az beklenti = mutluluk formülü geliyor aklıma, bir yanımda formülü mü olurmuş mutluluğun dese de kafam rahat olsun en azından deyip bastırıyorum iç sesimi ki ziyadesiyle geveze şu aralar..

Anne deyince ilk akla çocuk gelir dimi yoran, hırpalayan ve belki de zorlayan, büyüdükçe daha zor diyen çevre sesleri desteklercesine ihtimal verilen. Doğru değil ama ! Bi an düşünün, sıraya geçmiş düğün konvoyu gibi, kornaları patlarcasına avaz avaz üstünüze gelmiş her şey ve civardan hızla uzaklaşmış tüm keçileriniz,
tam o anda elinde, onarmayı hep ihmal ettiğiniz kırık parke süpürgelikleri, altında elektrikli süpürgeyle, “anne der, hadi şimdi de sen kürek çek” ikiletmez, oturur koca kadın elektrikli süpürgenin üzerine ve başlar denizin ortasında hayal etmeye kendini..
İnsanların olanca iniş çıkışlarına sebep sandığı 2 buçuk yaşında ki kızı tarafından toparlanan o kadın benim..

Koca koca insanların, sizin süpürgeliklerle inşa ettiğiniz tebessümlerin üzerine, delilik halleri ekme çabaları içinde, o masumiyet yorgunluk ve benzeri dünyevi tüm sızlanmalar bi kenara, şükür sebebi olabilir ancak..
Ne desem az sana, hayatta sana hep iyi gelsin evlat..

İki buçuk senede öğrendiğim bir şey varsa o da; bir annenin bedeninden önce aklı yoruluyormuş. Siz tam performans kendinizi o sıfır km. insan yavrusu için programlamış ve en iyisi için çabalamaya çalışıyorken, ağzınızı açıp iki kelam edemeyecek hale getiren ne varsa akıl yorgunluğunun mahsulü o, tüm gün bülbül gibi şakıyan çenenizin değil !

Bir kitapta okumuştum*, mutluluk dahi bir seleksiyon kıstası imiş, büyük ölçüde doğuştan ve hayat boyunca sabit ! Mümkün mü ? Yazan da senin benim gibi insan, aklı ona öyle söylüyor diyelim.. Aynı şekilde yıllar önce Acar Baltaş’ın bir seminerinden hatırladığım üzere; başarı da genetik ! Örnek en iyi atletler neden hep Afrika’dan hatta Kenya’lı koşucuların çoğu da Kalenjin kabilesinden çıkıyor ? Bu varsayımlar, hatta doğruluğu kanıtlanmış araştırmalar alabildiğine uzar gider, mantıklı da gelebilir, işin içine şans faktörünü koyarsınız, sapma olur, tüm bulutlar dağılır hooop başa sararsınız..

Diyelim ki genetik, ve diyelim ki ataların halinden hoşnut yada pek bi başarılı olamadı diye vakti zamanında, üstüne yapışmış kendinden geçmişlik, amaaaan canım deyip sende sonraki nesillere evire çevire o kalender genleri mi reva göreceksin ?
Somerset Maugham der ki “50 milyon insanın aptalca bir şeyin doğru olduğunu ısrarla iddia etmesi o şeyi doğru kılmaz” sana göre genetiktir mutluluk, bana göre seçim ! Tıpkı hayat gibi.. Herkes göründüğü kadar, varsın ne anlatırsa anlatsın.. Çulla çaputla değil, kendini denizin üstünde bi kayıkta hayal edip mutlu olmayı deniyorsam ben, sen de zehrini akıtacak çöp değil kendini dinleyecek bi kafa edin önce.

Bir tane hayatı var hepimizin, yakınmak yerine şükredip mutlu olacak ve bunu yapmak için kendinden bi tık olsun kötüsünü görmeyi beklemeyecek ! Şükür değil çünkü o, düpedüz bencillik..

Ne varsa elinde onunla mutlu ol, boş mu, şükür de elim yerli yerinde..

*Rolf Dobelli / Hatasız Düşünme Sanatı

ANNE OLUNCA

78
Annelik,
bir tuhaf ruh hali, deliliğe yakın, normallikten uzak, aynı oranda anormalliğe de.. Anne olunca yürürken attığınız adımlardan, o uyurken yanındaysanız şayet aldığınız nefesin sesine kadar bebeğine kalibre edilmiş ve doğum öncesi sürümüyle alakası olmayan, uyurken bile ona programlı bir sistem haline geliyorsunuz farkında olmadan !

Abartı gibi mi geliyor ? Evet, başlarda bende öyle hissettim, durumu sıradanlaştırmak dururken hem kendi hemde etrafımızdaki herkesin gözüne sokmak neden ? Ama bu sizin elinizde değil, kontrolü karnınızdan kucağınıza konduğu an kaybediyorsunuz. O ana dek hiç tanımadığınız, muhtemelen herhangi bir örneğini gördüğünüzde, misal kendi anneniz bile olsa zaman zaman dalga geçtiğiniz bir insana dönüşmek aslında o kadar da dramatik değil. Hatta alıştıkça, eğlenceli bile gelebiliyor.

Şöyle ki, 26 aylık kızım, dışarıda, koca koca insanların dev adımları ve cüsseleri arasında, kendi minnacık gövdesi ve küçücük adımlarıyla yürümeye çalışırken bazen kendimi üst düzey bir devlet mensubunu yada mega starı korumaya çalışan, o yürürken etraftaki olası tüm tehlikeleri analiz edip ortadan kaldırmaya, yolu açmaya şüpheli şüpheli etrafta bi anormallik var mı diye bakmaya kendini kaptırmış bi koruma gibi davranırken buluyorum 😀 Fark edip, kendime koca bir destur çekmem uzun sürmüyor Allahtan 🙂

Zaman kötü, ortam berbat, hiç birimiz, hiçbir zaman ve mekanda güvende değiliz tamam ama ne zaman olduk ki zaten ? En büyük handikap, hadi şimdi kolunun altında, ya sonra ? Kurslar, Okullar, yeni arkadaşlar ve aktiviteler ? Oysa benim hep savunduğum düşünce, onu korumak yerine ona kendini korumasını öğretmekti. Sırf bu yüzden tanıdığım çoğu ebeveynin aksine o kırılmasın diye evin her tarafından kaldırılan süs eşyaları, yırtılma ihtimali yüksek kitaplar, dergiler, resimler, fotoğraflar bizde hep ortada ! Hatta geçen gün orta sehpanın üzerinde ki fenerle parmağında küçük bi olmuş. Anlattım, ondan gelebilecek zararlardan bahsettim, oyuncak olmadığından, kendini koruması gerektiğinden, artık büyüdüğünden ve daha da dikkatli olması gerektiğinden..

Peki bu kadar sakin, mantıklı ve doğru olduğuna inandığım şekilde davranırken ne ara ipler kaçıyor elimden ? Ne diye içimden süper kahraman çıkmış gibi davranıyorum ? O yazının en başında bahsettiğim tuhaf anne ruh hali mi duyguları mantığın önüne geçiren..

BEBEĞİNİZ AKŞAM DOKUZDA UYUSA ?

52

Hemde ne kendini ne de sizi hiç yormadan, hırpalamadan, ağlamadan.. O uyusa, siz biraz kendinize vakit ayırsanız; biraz kahve yada çay, bir kitap, uzatılmış bacaklar, başın altına doldurulmuş yastıklar ve katır kütür eden sırtınız, boynunuz için biraz rahatlama.. Bu işin anne penceresinden görülen tarafı, bebekler içinse durum bu kadar basit değil maalesef..

Özellikle doğumdan itibaren 3 yaşa kadar ki dönem, bebeklerde beyin gelişimi açısından hayatı önem taşımakta. Beyin gelişiminin %80’ini bu evrede tamamlar ve ölçüsü neredeyse yetişkinlikteki büyüklüğüne ulaşır. Ayrıca bu dönemde olan hataların telafisi de pek mümkün değil. Yetersiz beslenme, düzensiz ve kalitesiz uyku beyin gelişimini olumsuz yönde etkileyen faktörler.

Ninnilerde bile geçen “uyusun da büyüsün” deyimi gerçek aslında 🙂 Evet, bebekler uyuyarak büyüyorlar. Uyku sırasında, özellikle de karanlıkta melatonin* hormonu salgılanır ve melatonin salgılanması bağışıklık sisteminin güçlenmesinde önemli bir role sahiptir. Aynı zamanda hipofiz bezinin daha fazla büyüme hormonu salgılamasını sağlar. Bebekler uyurken çalışmayan kasları da çalışır ve enerji depoları yenilenir. Uykularında, gün içinde oynadıkları oyunlardan öğrendiklerini organize ederek, kaydederler. Bu sayede beyinde nöronlar arası bağlar oluşur ve güçlenir.

Özetle uyku en az beslenme kadar önemli ! Hamileyken okumaya başladığım ve hala ara ara göz gezdirdiğim onca bebek bakımı, psikolojisi kitabı, geçmiş tecrübelerinden hatırladıklarıyla bizi aydınlatan büyüklerimiz ve tabiki internet ! Çok şey öğrenme, okuma ihtiyacı,  en iyisini yapma çabasından kaynaklanıyor ve ne kadar okuyup araştırırsanız araştırın iş uygulamaya gelince illaki kendinizi yetersiz hissettiğiniz ve hatta suçladığınız bir an olabiliyor maalesef. Özellikle bir türlü rayına oturtulmamış bir uyku söz konusuysa..

Kızım, doğumdan sonra ki ilk 3 aylık uyku düzensizliğinin normal olduğu dönem haricinde de hep uykusuz bir bebek oldu aslında babası da zamanında öyle olduğu için genetik olduğunu tahmin ediyoruz 🙂  Defalarca denenmiş Tracy Hogg yatır kaldır yöntemleri, Harvey Karp kundakları, bebek yetiştirmiş herkesin verdiği onlarca sıradan öneri ve internet maceralarımız derken şunu söyleyebilirim ki her bebek başlı başına farklı. Al bu kitabı, oku, uygula uykusu düzene girecek diye bir şey söz konusu değil ! Üstelik önerilerin tamamı birbirinin aynı ve çok katı. Yanınızda yatırmayın, ayağınızda sallamayın, uyanırsa siz değil babası baksın, size alışır falan filan! Yahu Allah aşkınıza bebeklerden bahsediyorsunuz, hani şu bir kaç sayfa önce anne kokusuyla sakinleşir dediğiniz insan yavrularından ! Ne diye gece bas bas bağırsın ama kucağınıza alsanız bile susunca bırakın ve bunu gerekirse sabaha kadar tekrarlayın diyorsunuz ! Yazık değil mi sudan çıkmış balık gibi,  okuyup uygulayınca olacak sanan tazecik anne babalara, biz de öyleydik ! Haybeye hem kendimizi hem de bebeğimizi yorduk ve bir zaman sonra o ana kadar okuyup, duyup, öğrendiğim her şeyi bir kenara bırakıp bebeğimin az uykuyla yetinebilen bir bebek olduğunu, ona başlı başına bir çözüm bulmam gerektiğini fark ettim.

Size, en yalın haliyle 24 aylık kızımla uyku rutinimizi nasıl sağladığımı anlatacağım, dilerim faydası olur..

İlk olarak anneyi yada babayı ne zaman ve ne kadar istiyorsa veriyoruz 🙂 Uyuyana kadar yada uyku anında da.. Katı kurallar, aman alışırlar, büyüyünce de isterler yok ! Büyüdüğünde, değişimleri, olması gerekenleri, siz anlatırken dinleyen ve anlayan bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor ve bu doğrultuda çaba sarf ediyorsanız kuruntularla anın tadını kaçırmaya gerek yok.

Sonra, eğer uykuya pek düşkün bir bebek değilse bebeğiniz, öncelik sabah uyandığı ve öğlen uyuyacağı saatleri gözden geçirmek. Misal gece 23:00 de ayakta olan bir bebek mutlaka sabah geç kalkmış, öğlen uykusuna da geç yatmış demektir ve bu da gece uykusunu geciktiren en büyük faktör diyebiliriz.

Bebeğim başlarda en geç 22:00 de uyuyan bir bebekken, yavaş yavaş  saat 23:00 – 24:00 civarı bile uyanık kalmaya başladı ve uyutmak her geçen gün daha zor oluyordu.

Önce geç yattığı için sabah 09:00 dan önce uyanmayan bebeğimi sabah en geç 06:00 da kaldırmaya başladım. Elbette gece çok geç uyuduğu ve sabahın köründe uyandırıldığı için hayli keyifsizdi ama aynı gün saat 11:00 de yeniden uyudu. Yeni öğlen uykusuna alışana dek ortalama uykuya dalma süresini, oyanlanmasını, isteksizliğini hesaba katarak , bir saat önce 10:00 da yatırdım ve ben de onunla birlikte yattım. Defalarca kalktı yatakta zıplamaya, yorganla oynamaya falan başladı. Geç saatlerde uyuyan uykusuz kalmaya alışkın bir bebek, sabah 06:00’da da kaldırsanız öğlen uykusunu uyumamak için direnebiliyor. Bu yüzden  öğlen ve aynı şekilde gece uykusuna yatırmanız çok önemli.

11:00 de uyuyan bebeğimi 12:30 da yeniden uyandırdım. Yani uyuduğu süre aslında yetersiz aldığı gece uykusuna takviye denecek kadar bile değildi. Başlarda en bildik metot, yani uyutmak için uyandırmak önceliğimiz, kısa bir süre sonra uyku saatleri düzene giriyor zaten.

Sıra gece uykusuna geldiğinde, amaç 21:00 de uyumuş olmasını sağlamak olduğu için yine uykuya dalması için geçecek süreyi hesaba katarak saat 19:30 da banyosunu yaptırdık, 20:00 de ballı sütünü içti, dişlerini fırçaladı ve artık uyumaya hazırdı. Yine ortalama bir saat kadar uyumamak için direndi tabi ama ilk gece saat 21:45 de, ikinci gün 21:30 da, üçüncü gün 21:10 da, dördüncü gün 21:50 de 🙂 ve sonraki günler 21:10 ve 21:00 civarı uyumaya başladı çok şükür.

Tam bir hafta sürdü uyku alıştırmalarımız ve özellikle bu süre boyunca, bazı şeylerden ödün vermeniz çok önemli, misal sosyal hayat, dışarıda geçirdiğiniz  zaman, ev gezmeleri vs. yani özellikle akşam saatlerine sarkan aktiviteler ya geçici bir süre yada bizde ki gibi tamamen askıya alınmalı 🙂 Tüm bu çalışmalar sırasında bebeğinizin yaşı, uyku alışkanlıkları da çok önemli. Düzen sağlamaya çalışırken bu değerleri kendinize göre uyarlamanız gerekiyor. Misal çift uyku döneminde ki bir bebekse, yada anne sütü içen..

Şimdilik yaz ve kış saatlerine göre 22:00 / 21:00 diye revize ediyoruz uyku saatlerimizi.

Bebeklerin ortalama uyku gereksinimleri de aşağıda mevcut, faydası olması dileğiyle,

sevgiler,

0-3     Ay : 16 saat

3-5     Ay : 14 saat

6-23   Ay : 13 saat

24-36 Ay : 12 saat

37-60 Ay : 11 saat

Melatonin : Epifiz bezinin, ışığa duyarlı olan pineolasit hücrelerinden salgılanır. Biyoritmi belirler. Kişiden kişiye göre değişse de 23:00 – 05:00 saatleri arasında salgılanan bir hormondur.

90’lar Anneleri

36 90’lar ; hani şu bir dönemin içine robot kaçmış kadınları ve koca bir günleri ! Güne sabahın köründe muşamba bebek bezlerini ve içlerinde ki pamuklu beyaz bezleri akıtıp, koca kazanlarda kaynatarak başladıkları, temizlik, çamaşır, bulaşık, ütü, 3 çeşitten az olmazsa olmazlı kocalara yemek beğendirme çabalarıyla akıp giden koca bir günleri ! Düşünün ki blender yok, çamaşır makinesi yok gibi bir şey, merdaneli falan, ütü zamanın teknolojisi, kurutma makinesi mi o da ne ? Sonra ne ara fırsat bulur günlere, davetlere ayaklarında bir karış topuklularla yetişirlermiş, ağzım bir karış açık dinlerim, içten içe utanarak tabi ! Yahu tahmin edilebilir tek avantaj buldum, bebekleri iş güç arasında eğlendiren neneler dedeler, kalabalık aile ortamı.. Başka da bir şey yok! Ya tüm bunlar şehir efsanesi, annem beni gaza getirmek için masallar anlatıyor hala.. Yada, ki bu ihtimali düşünmek dahi istemiyorum ama öyle böyle beceriksiz değiliz !

 

Patates

33Bugün ilk siparişini verdi benim prensesim.. İnsanlık için küçük ama bizim için hayli heybetli gelişmelerden biriydi 🙂 “Ne yemek istersin” diye sordum. O da nedense kendini, standın ardındaki ablalara göstermek istercesine sağ elini kaldırıp “papates” dedi 🙂 Evet farkındayım çok küçük bir enstantane, ama o an yüzünde ki o ifade, kendini bir birey olarak hissetmesini sağlayabilmek ve bunun için yapılan küçük şeylerin böyle güzel sonuçlar vermesi, benim için dünyalara bedel..

Bebekler de yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan hoşlanır. Herhangi bir konuda fikrini almak, seçimler sunmak, mesela uyku öncesi pijamalarını giymeden hemen önce; “ayıcıklı mı yoksa pembe çizgileri olan pijamanı mı giymek istersin ? yada her hangi yere giderken altı üstü bir çorap/ atkı/ toka/çanta deyip giydirmeden önce rengini, şeklini sorun bakalım o ne istiyor 🙂 Gün içinde yaptıklarından, oynadığı oyunlara, kullandığı eşyalara, birlikte gittiğiniz yerlere kadar en çok neyle mutlu oluyor? Kendini neyle daha iyi hissediyor? Biz epey zamandır böyle yapıyoruz ve yüzünde ki o minik ifadeler çok şey anlatıyor inanın. Bildiğim bir şey varsa o da değer vermek, sevmek ve bunun gibi daha nice güzel şey hissettirildiği sürece anlam kazanır. Elbette tüm sevdiklerinize ama en çok bebeğinize, hayatı, sevmeyi ve her şeyi sizden öğrenen o küçük meleklere en kıymetliniz olduğunu tüm kalbinizle hissettirin.

Sevgiler,

MERHABA DÜNYA !

24Aslında bu nida 2 Aralık 2013 tarihine ait, yani benim bu bloğa, ayrı bir gezegenmiş dediğim anneliğe, hayatı yeniden keşfetmeme ve eskisinden milyonlarca kat daha özel hissetmeme sebep olan bir küçük prensesin göbeğimden kucağıma konduğu güne ait 🙂

Epey zamandır düşünüyorum, isminden içeriğine tamamen içime sinsin, bir kaç sene sonra küçük hanım ele geçirsin kontrolü seve seve “anne biraz da ben bir şeyler yazsam nasıl olur” desin, başta o heves etsin, okusun, eleştirsin, fikir versin derken bugün milyonlarca blog arasında ki yerimizi aldık 🙂

Belki dünyanın her yerinden tıklanır, rengarenk insanlar okur paylaşır, neden olmasın, işte bu yüzden merhaba dünya 🙂 hep birlikte kocaman ayrı bi gezegen olucaz, öyle ki Aborijinler ilk tıklarını bizimle yapacak, hatta Huliler! Kendileri Papua Yeni Gine’nin dış dünyadan tamamen izole en eski halkı olurlar, ama bizimle hep bir ağızdan “let the sunshine” söyleye söyleye teknoloji marketlere koşacaklar, buldukları ilk maket tabletten bloğumuza girmeye çalışcaklar ve tabi ki  Mustagler, dışarıdan insan almıyorlarmış, iletişime kapalı çok anti sosyal bi kabile ama onlar için de bişeyler düşünücez.. ve tüm bunların benim üzerinize afiyet azıcık hayalperest oluşumla hiç bi alakası yok! Hedef diyelim 🙂

Ne demiş Walt Disney: hayal edebilirsen, yapabilirsin 🙂

Velhasıl başlıyoruz..